Üstad'ın Sepeti
İktidar, haddini bilmezlikten beslenen kibirden kök aldığından, güç vehmiyle bir 'küçük tanrı' olur. Biat etmeyen, kendilerince kalmakta direnen unsur ve özneleri gözetimde tutarak, onlara hâkim olabileceğini sanır. Haddini bilmezliğin toprağında büyüyen vehme yaslandığından iktidar aynı zamanda kördür ve kaderi, kendisine rağmen tecelli eden hakikat-dışı kalmaktır. Biz bunu Bediüzzaman misâlinde de görüyoruz. Ankara şunu vehmediyordu: Eğirdir Gölü'nün ve dağların paranteze aldığı Barla'da, Nursî, konuşacağı bir adam bulamayınca kendine gömülecek, böylelikle itiraz olan bir ses daha kısılacaktı. Ama öyle olmadı, aksine Barla, Anadolu'nun güçlü bir savunması olan Risale-i Nur'a toprak ve bahçe oldu. Barla'daki mecburî ikametten sonra ete kemiğe bürünen bir şey çıktı ortaya. Hayattan kovulmak istenen ruhun etrafında hikâyeler/hayatlar belirdi. Bu iktidarı korkuttu, korku onu klişelere savurdu. Siyaseti dinsizliğe âlet edenler, Bediüzzaman'ı, 'dini siyasete âlet eden özne' olarak işaretledi.
Foucault'un 'artık her yerdedir' dediği 'iktidar'ın muhaliflerine dâir geliştirdiği klişeydi bu: Kendisine itirazı terörize etmek... Bediüzzaman ve talebeleri mahkemelere taşınacak, 'iktidar'ı halka karşı korumak üzere tesis edilen yargı canlarını yakacak, canları yanan insanlar mecburiyetten krinimalleşince işleri bitirilecekti. Barla'dan sonra yaşanan Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemeleri sürecinden beklenen buydu. Bu süreç, hukukun ruhunu iğfal eden kanunlara yaslanan 'iktidar'ın insafsızlığının resmidir. Yanılgı ve yenilgisinin... Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemeleri, arkasından gelen tutuklama ve hapishane süreleri de Risaleler'in yayılmasına vesile oldu. Takvimler 1956'yı gösterdiğinde; Risaleler, müellif ve talebeler, artık 'dışarı'da kendileri olarak vardırlar.
Haddini bilmez iktidarın ellerinin boşalması mânâsına gelen bir zaferdir bu. Risaleler, müellif ve talebelerden oluşan durum, ülkenin temel bir gerçeği olarak belirir. Ankara'nın içinden geçerek hayata taşınan pozitivist paradigma güç kaybetmiş, ülkenin şuuraltı hareketlenmiş, Anadolu'nun dört tarafı Risaleler'e, onun müellifine ve talebelerine kulak kesilmiştir. Üstad ve talebeleri, çetin geçmiş bir kavgada ayakta kalabilmiştir. Fakat her şey bitmiş sayılmaz, asıl mesele o gün başlamış gibidir. Üstad, bir savaştan dönerken, "Küçük savaştan büyük olanına dönüyoruz." diyen Hz. Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ruhaniyeti içindedir. Vardığı yer, Anadolu'dan aldığı karşılık, gördüğü alâka sonrasında hissettiği şey mahcubiyettir. Maruz kaldığı o kadar zulmü dahi kendisi için rahmet bilir, bu sayede nefsin oyunlarından korunup Allah'a dönük kaldığını söyler. "Mânâ-yı harfî" olarak isimlendirdiği perspektiften bakar, her bir şeyde Allah'ın mührünü görür. Gördüğü alâkanın da kendisine vurgu olduğunu, bunun ise asıl olanı unutturacağını düşünür. Bu hissiyat içinde vasiyetini yazar: "Bu dehşetli zamanda; firavunların dünyevî şan ve şeref arzusuyla heykel, resim ve mumyalarla beşerin nazarını kendilerine çevirmesi gibi, enaniyet ve benlik de, verdiği gafletle heykel, resim ve gazetelerle nazarları (mânâ-yı harfîyle değil mânâ-yı ismîyle) kendilerine çeviriyor. Ehl-i dünya; uhrevî istikbalden ziyade dünyevî istikbali hayal edinmiş olmalarıyla, mevtanın (lillah için ziyarete muhalif olarak) dünyevî şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir, öyle ziyaret ediyor. Ben de Risale-i Nur'daki azami ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum." Parmaklar kendisini gösterirken, Üstad bu vasiyetiyle altını değil üzerini çizer, Risaleler'e/metne dikkat çeker. Alkışların peşi sıra sahneye kurulmaz, enenin bir veledi olan 'iktidar'ı elinin tersiyle iter. Yüzü kendisine dönük olanları, Risaleler'in işaret ettiği Allah'a teslimiyet içinde metne gönderir.
Allah'a teslimiyetle gelen bir meydan okuma, ne muhteşem bir özgürlük hâli! Zorbalardan, insan tabiatından, bütünüyle 'dünya'dan özgürleşme... Allah'a evet, gayrisine hayır! 1959'un Aralık'ında Ankara'da kaldığı otelden çıkarken verdiği fotoğraf onun bu hâlini gösterir. Akşam kaldığı otelden sokağa adım atarken görüyoruz kendisini. Yanında birkaç talebesiyle... Poz verilmemiş, yaşarlarken yakalanmışlar. İnsanın nasıl yaşadığı önemlidir; fakat daha önemlisi, ne hâl üzere vefat ettiğidir. Bu fotoğraf, Üstad'ın Urfa'ya, yani vefatına giderken yaptığı son ziyaretlerinden kalmadır. Fotoğrafta, çetin geçmiş savaştan galibiyetle, dolayısıyla ganimetle dönen birini görmüyoruz. Her hâliyle garip biri var karşımızda. Doğduğu ve aidiyetini koruduğu yerin işaretleri içinde bir adam... Başında sarığı, üzerinde beyaz sakosuyla Üstad ve koluna giren talebesinin elinde sepeti... Evet, sepeti! Dünya adına sahip olduğu her şey o sepetin içinde... İhtimal, vefatında tereke hâkiminin listesini yaptığı birkaç eşya... Bir saat, bir cübbe, bir seccade, bir çaydanlık, birkaç bardak ve öteberi daha... Üstad bu hâl üzere Urfa'ya vasıl olur. Vefatının yurdu olarak işaret ettiği şehre, hasta hâliyle, arabanın arka koltuğuna yatık vaziyette varır. Şehir sığınak ve korunak olur ona. Ankara'nın bakanına karşı ayaklanan bir vicdana sarınarak dünyadan geçer. Yattığı yer vardır, bir de vasiyeti: Bilinmemek... Yaşarken peşini bırakmayan 'iktidar'a vasiyetini yerine getirmek kalır. Vasiyet yerine gelsin diye değil, 'ölüsünden' korkulduğu için yapılır her şey. Gecenin karanlığında Urfa'dan alınan naaş, Batı Anadolu'da 'bilinmeyen' bir yere defnedilir.
Üstad, müellifi olduğu Risale-i Nur Külliyatı ve vefat ederken bıraktığı sepetli fotoğrafıyla ders vermeye devam ediyor. Sezai Karakoç: "Bir kadını al onu yont yont anne olsun/(...)/Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun" diyordu. Üstad'ı incelikle okursak elimizde bu fotoğraf kalacak, bu fotoğraf üzerinden bir okumaya gidersek Üstad'a varacağız.