Kahvehanenin camları her zaman olduğu gibi buğulu. Bütün bakışlar aynı noktaya kilitlenmiş. Televizyonda heyecan dolu bir film mi var? Yoksa dünyanın kaderini etkileyecek bir savaş haberi mi? Sonunda merakınız sizi kahvenin içine girmeye sürükler bir de bakarsınız ki o da ne? Şu malum izdivaç programlarından biri…
Her halinden piskopat olduğu belli olan bir adam, karşı tarafta “ Ben senin gibi kart zamparaya düşecek kadın mıydım? Gel gör ki feleğin sillesini yedik bir kere.” Der gibi kendini ağırdan satan bir hatun. Bayağılık diz boyu. Sözler, hareketler iltifatlar bile vıcık vıcık.…
Beğenir, beğenmez ; evlenir evlenmez sana ne kardeşim? Karşısında saatlerce taş kesilmeye değer mi bu seyrettiklerin? Dışarıdan bakan cennetliklerin listesi açıklanıyor sanacak. Ne bakış o öyle? Kimi ağzını yarım açmış, kiminin gözleri yerinden fırlayacakmış gibi çakmak çakmak olmuş? Boyunlar sanki birkaç santim daha uzamış.
Kahvecinin de yaptığı iş değil hani. Mübarek! televizyon tavana konulur mu? Eskiden büyükler çocuklar şurası burasıyla oynayıp bozmasınlar diye televizyonu tavanla duvarın birleştiği yere monte ederlerdi. Şimdi senin Beş paralık televizyonunla oynayan mı var? Buna boyun mu dayanır? Neden millet oturduğu yerden evine yorgun argın döner? Son zamanlarda artan boyun fıtığı vakalarının sebebini düşündün mü hiç? Düşünmemdin tabi!
Ununu elemiş, eleğini asmış memleketimde şu aralar en çok görülen manzara bu. El alemin kahvehanesinden, eloğlunun ne izlediğinden sana be adam, diyecek olan elbette vardır. Evet evet, kabul ediyorum, beni alakadar etmez. Sadece bir şeyden rahatsızım: Her gün biraz daha yalnızlığın kollarına atılmamız… Ne kadar gariptir ki kitle iletişim araçları geliştikçe biraz daha yalnızlaşıyor, çevremize karşı o kadar yabancılaşıyoruz. Dostlar oturmuş kimi televizyona bakıyor, kimi cep telefonuyla oynuyor, kimi de dipsiz deniz internetin karanlık dalgaları arasında sörf yapıyor. Eskiden şehirlerde bu hastalık görülürdü. Adam ölür komşusunun üç gün haberi olmazdı. Kim hasta. Kim dertli, kim borçlu…kimseler sormaz, alakadar olan çıkmazdı.
İnsanoğlu sosyal bir varlıktır. Konuşmalı, paylaşmalı. Başka türlü bu dünyanın çilesi çekilir mi? Çatır çatır yanan bir sobanın etrafında halka tutup söz ustaları yarışmadıkça bu stres biter mi? Hangi film, hangi ilaç böyle bir sosyal rahatlamayı temin edebilir?
Eskiden ilçenin ileri gelenlerinin eşe dosta tahsis ettikleri odaları varmış. Bu odanın müdavimleri sözü on defa ölçer, biçer sonra söylerlermiş. Ben şahsen bu eski insanlardan birkaç tanesini dinleme bahtiyarlığına ermiş biriyim. Söz bu kadar mı güzel söylenir, anlatım bu kadar mı akıcı olurmuş? Söz dediğin bu adamların dilinde oyuncak… Hele bir tanesi var ki aynı meseleyi belki on defa kendisinden dinlediğim halde sözlerinde her defasında ayrı bir heyecan, ayrı bir güzellik bulmuşumdur. Bugün halk arasında atasözü gibi kulaktan kulağa yayılan sözler hiç şüphesiz bu odaların ve bu ustaların mahsulüdür.
Nadasa bıraktığı tarlasına çevredeki bütün tarla sahiplerinin eşeğini bağladığını görünce “ Bu sene eşek ekmişiz meğer.” Diyen rahmetli Avkuş (Abuzer Baştuğ) gibi bir nüktedan daha bu halkın arasında çıkar mı? Ben hiç zannetmiyorum.