Dün bugün değil, en az 15 gün öncesinden bahsediyorum.
Ferdi hastalığına bakan veçhesiyle hamdolsun Rabbime, nekahet dönemi geçti. Hayat yavaş yavaş da olsa normale dönmeye başladı ve başlıyor. Dersler, sohbetler, mabeyn muhabbetleri, dualar benim normal dediğim hayatın olmazsa olmaz parçaları. Bu ortamın haberini zaten yurtiçi seyahatimde iken almıştım. Dönüşte ilk işim 'menheli'l-azbi'l-mevrûd'a (tatlı su kaynağı) uğrayarak bu manzarayı kendi gözlerimle görmek oldu. Gördüm ama...
İşte bu ama bağlacından sonraki üç nokta çok şeyler ifade ediyor. Bilmem ki aşağıdaki satırlarda bu üç noktanın içini doldurabilecek miyim? İki anekdot aktararak deneyeceğim.
Derdi, neyin dert olduğunu, nelerin dert olarak kabullenilmesi gerektiğini ondan öğrendik. Hocaefendi'yi tanımadan önce parmağımızın ucuna batan dikene dert, devası olan hastalığa dert, kâr etmeyen ticaretimize dert, kayınvalide-gelin çekişmesi ve benzeri binlerce dünyevî hadiseye dert diyorduk. Evet, bunlar dert ama o, asıl derdin, asıl dert edinilmesi gerekli olan şeyin bir tane olduğunu öğretti bize. Daha doğrusu bunu bize öğreten hali, kavli, takriri hareket, beyan ve tavırları ile Efendimiz'di (sallallahu aleyhi ve sellem). Fakat biz, ihtimal O'nun hayatına bu gözle bakmadığımız için bunu görememiştik. Dolayısıyla belki Hocaefendi bize bunu öğretti yerine, unutulan, bakılıp da görülemeyen hakikatleri hatırlattı demek daha yerinde bir ifade olur. Pekâlâ, nedir o "Bir tane dert?" Bence, bütün insanlığa dünyevî-uhrevî, maddî-manevî kurtuluş yollarını göstermek.
Derdin yanında bir de dertlenme var. Dertlenmeyi de Hocaefendi öğretti bize. Derdi uğrunda ateşe atılan kelebekler gibi yanıp ağyara gam izhar eylememeyi; inandığı gibi yaşamayı hatta gerektiğinde yaşatma uğruna yaşamaktan vazgeçecek ölçüde manevi füyûzat hislerine kadar uzanan fedakârlıklarda bulunmayı da ondan öğrendik biz. Onu örnek kabullenip bunu şahsi hayatlarımıza tatbik edip etmeme ya da edememe ayrı bir mevzu ama ortada kör gözlere ayan bir hakikat var; dünyanın dört bir yanına dağılmış, insanlığa hizmet için çırpınan gönüllüler kadrosu var; bunları görmezlikten gelmek hakikat-nâ-şinaslık olur.
Bana bunları düşündüren, karşılaştığım manzara oldu. Dedi ki: "Bugün öğleyin haberlere baktım. Türkiye'nin her yanında bir felaket haberi. Meriç Nehri taşmış; Edirne alarma geçmiş; Doğu'da yoğun kar; Akdeniz kıyılarında yağmur ve sel hayatı etkiliyormuş. Tabir caizse bir felaket bulutu dolaşıyor ülkenin üstünde. Allah sonumuzu hayretsin."
Bilmiyorum kış, yağmur, kar, sel haberleri karşısında siz de böyle bir sonuca ulaşıyor musunuz? Şöyle de diyebilirim; biz de seyrediyoruz, okuyoruz bu haberleri hatta bizzat içinde yaşıyoruz ama neden "Türkiye'nin ufkunu saran felaket bulutu" değerlendirmesini yapmıyoruz veya en azından "Felaket bulutu mu acaba?" sorusunu sormuyoruz? Sıradan, günlük, rutin hadiseler gibi kabulleniyoruz? Derdi bilmemekten, dertle dertlenmemekten, belki dertlenmeyi bilmemekten kaynaklanıyor olmasın? Bütüncül bakış açısına sahip olamamaktan, hadiselere maveraî bir gözle bakamama ihtimaline ne dersiniz? Bir ufuk meselesi bu. "Eğri ağacın gölgesi düz olmaz" dedi aynı muhabbet ortamında. Bu ufka ulaşabilmek için önce insanın düz ve doğru olması gerekiyor diye düşünüyorum.
Üç noktanın içini doldurmak için iki anekdot dedim; birincisi buydu. İkincisi ise akşamdan sonra yine dar bir dairede otuyoruz. Söz sözü açıyor. Kelimeler cümle, cümleler beyan olup şeker şerbet gibi akıyor gönül havuzlarının içine. Sabâ rüzgârı gibi temas ettiği her yere üns ve ünsiyet aşılıyor. Bir ara elektronik levhada; "Sen tohum at git; kim hasad ederse etsin" özlü sözü çıktı. "Bakın ne diyor levhada?" dedi. Ardından: "İki şey böyle düşünmeyi ve davranmayı gerektirir. Bir; kulluk şuuru. İki; hiç kimse Allah'ın mükâfatlandırdığı gibi mükâfatlandıramaz ki! O zaman, ne diye yaptığınız işi insanlardan mükâfat beklentisine bağlayacaksınız ki?"
Ben bir taraftan bu cümleleri not alıp diğer taraftan verilen mesajı, kastedilen manayı düşünürken salonun arka sıralarında yerini alan birisine namaz takkesini vermek istedi ve zahmet olmasın, kimse yerinden kalkmasın düşüncesiyle eliyle attı. Ama takke öyle bir havalandı ki avizenin tam aşağı kısmında bulunan hafif çukur sayılabilecek demire çarpıp yere düştü. Tatlı bir tebessüm belirdi herkesin yüzünde. Hocaefendi dedi ki: "Takke ışığa uğradı; öyle geldi" ve hemen ilave etti: "Bu atış gösteriyor ki ben voleybolcu olamam."
Tebessümler ziyadeleşti bu nükte karşısında. Birisi, avizenin basket potasına da benzetilebilecek o kısmından hareketle, "Ama basketbol oynayabilirsiniz; neredeyse basket oluyordu." çıkışında bulundu. Tebessümle karşıladı bu cevabî çıkışı ve her zaman olduğu gibi sözü asıl mecrasına kaydırdı: "Hayır; oyun bilerek oynanır. Rastgele atışlarla isabet ettirseniz bile oyunu bildiğiniz mânâsına gelmez. Fakat size bir şey söyleyeyim; bilmeden oynama benim hayat felsefeme daha uygun biliyor musunuz? Her şeyi yapan, eden, tutan, kılan O (cc). Her şey O'nun inayeti ile yürüyor. Eğer biz emrolunduğumuz gibi dosdoğru olsak, hayatımızda hiçbir zaman falso yaşamayız. Falsolar yaşıyorsak, bilin ki bu bizim hatalarımızdan, Allah'a hakkıyla kul olamamaktan kaynaklanıyordur. Allah'a hakkıyla kul olmak, başkalarına kul olmaktan sıyrılmakla mümkün olur."
Dert dedim, dertlenme dedim ve yaşanan sıradan bir hadiseyi bile vesile yapıp kelimeyi kelâm, kelâmı mesaj yapan bir örnek verdim. Yaşanan hayattan bir kesit aktardım. Yorumu herkes kendisi yapsın. Fakat illa bir şey demem gerekiyorsa benim gördüğüm manzara şu; kendi benliğinden bütün bütün sıyrılmış, geçmişi ile geleceği ile bütün insanlığın yegâne sorumlusu gibi hareket eden engin vicdan. Bu engin vicdan, çok boyutlu ve bütüncül bir bakış açısına sahip. Sadece derdin değil, dertlenmenin de insanı sürüklediği yerde duruyor ve tek başına think-tank kuruluşu gibi problemlere sürekli çözüm üretiyor. Ve en önemlisi, bu insan Hakk'a itimat ve güvenin temsilini kör gözlere bile gösteren güvercin gibi titrek ve ürkek atan bir kalb insanı.
ZAMAN