Kesin olarak iman sahibi olmak ve tasdik burada ana meseledir.
İnanılacak hususları Allah peygamberine bildirmiş o da aldığı bilgiyi insanlara iletmiştir. Bunlar kesin esaslardır. Haber verilen hususların doğruluğunda ve haberi iletinin sadık nebi olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Kişi şehadet veya tevhit kelimeleriyle dine girmekte ve bu çerçevede inanılacak meseleleri toplu halde tasdik etmektedir. Bunun yanında ayetlerde ve hadislerde bunlar ayrıntılı olarak iletilmiş esaslar olması hasebiyle bu kaynaklarda iman edilecek hususlar olarak sıralanan her bir meseleye inanmak gerçekleşecek ve birine inanıp diğerini inkar söz konusu olmayacaktır. Peygamber vasıtasıyla iletilenler bir bütündür. Bir kimse bunlardan birini kabul edip diğerini kabul etmeme tercihine sahip değildir. İmanla alakalı olarak ne varsa tamamı kabul edilecektir.
İnanç esasları kalpte tasdik edilir ve kişi bunları dili ile de söylemek suretiyle kendisinin mümin olduğunun bilinmesini sağlar. Diğer insanları bu imanına şahit tutmaktadır. Kalbiyle tasdik eden kimse Allah katında mümin olurken, dil ile söylemesine kadar insanlar onun mümin olduğunu bilmemekte ve ona mümin muamelesi yapmamaktadırlar. Dili ile tasdikine açıklık getirmesiyle birlikte onun bu beyanı esas alınmakta, kendisinin ikrarı mümin olduğuna alamet olarak kabul edilmekte ve insanlar katında da mümin vasfıyla bilinmektedir. Böylece hem Allah hem de insanların katında mümin kabul edilmektedir. Allah katında mümin olmak için kişinin kalbindeki tasdikinde şek, şüphe ve tereddüdün olmaması gerekmektedir. İman etmek bir bütün ve ayrılmaz bir inanç sistemidir. Allah’a iman O’nun kendi katından gönderdiklerini kapsamaktadır. Bunlar hak ve gerçeklerdir. Hz. Peygamberin ise peygamberliği yanında haber verdiğinin tamamını kabul etmeyi gerekli kılmaktadır. İmanın dışa yansımasının belirgin tezahürü dil ile söylemektir. İnsan bununla mümin olma vasfı kazanmaktadır.
Müminle ilgili olarak din görevler belirlemiştir.
Bunlar kendi içinde yapılması gereken işler ve kaçınılması icap eden hususlar olarak gruplara ayrılmaktadır. Bunların tamamı Allah’ın emir ve menettiği işler olarak insan bunlarla irtibatını ibadet bilinciyle düzenler. İman eden kişinin faaliyetleri onun inancının hayatta birer tezahürüdür. O iman etmemiş olsaydı, bu amellerle bir alakası olmazdı. İman ettiği için görev bilinciyle vazifesini eda etmekte ve yasaklardan uzak olmaktadır. Buradan hareketle dinin bakışında şu yaklaşımlar söz konusudur. Görevlerini ifa eden, emri yerine getirmiş olmanın sağlayacağı sevap elde etme ve güzel sonuca ulaşma kazanırken görevini yapmayana veya yasakları işleyen tehdit edildiği azap ve ceza ile karşı karşıyadır. Kendisi mahrumiyet içindedir. Belirlenen görevleri yapanın en büyük kazanımı Allah’ın rızasıdır. Çünkü Allah’ın rızasının hangi işlerde olduğunu bilmiş ve bunları yerine getirmiştir. Onları işlemeyen ilahi rızadan mahrum olduğu gibi azapla da tehdit edilmiştir. Din genel olarak bunu yürütmektedir. Emirleri yerine getirene sevap ve sonunda cennet nimetlerini vaat etmiştir. Bunları yapmayan ve yasakları işleyenler uyarı almışlar, akıbetlerinin ne olacağı ve hangi kötü sonuçla karşılaşacakları bildirilmiştir.
Mümin hangi amelin ona ne kazandırdığının bilincindedir. İnkara düştüğünde hükmünün ne olduğu, tembellik yapması halinde nelerle karşılaşacağını bilmektedir. Zira imanlı olmak kişiye sorumluluk getirmektedir. Bunların bilincinde olmamak mümin olma vasfıyla örtüşmemektedir. O isterse kendi manevi yönünü geliştirip kamil mümin olma düzeyini kazanabilmektedir. Bunun örnekleri bilinmektedir. Burada güçlü iman söz konusudur. Ayetler imanla salih ameli birlikte anmıştır. Bunlarda iyi iş olarak belirlenen ibadet çeşitleridir. Mümin hayatı boyunca inkardan ve ona götüren söz ve eylemlerden uzak olma yükümlülüğü taşımaktadır. İmanını koruma altında tutmakla mükelleftir. İnkara düşmek onun tüm hayırlarının iptal olmasına ve vaat edilen nimetlerden mahrumiyete neden olmaktadır. Hem mümin olmak hem de dine muhalif faaliyetlere girişmenin vebali büyük olmaktadır. O dinin sunduklarının tamamını özümsemek ve kendini mensubu olduğu dinin gerçekleri olarak sunulanları kabul etmeye ikna eder. Kul olarak yapabildiklerini yerine getirirken Allah’ın rahmetinden ümitli olma ve azabından emin olmama ilkesini göz önünde bulundurur.
Kulun görevinin özünde Allah’ı sevmek ve onun sevdiği kul olma düzeyine gelmek vardır. O hayatını ahirette hesap verileceği düşüncesiyle hayırda geçirir. Tüm işlerinden sorguya çekileceği inancı onu faaliyetlerinde dini ölçü olarak almaya götürür. Karşılaştığı şerrin her çeşidinden Allah’a sığınma bilincine varır. Allah’a yönelerek huzur bulmasını sağlar. İnsanların tamamı dikkate alındığında din karşısındaki konumları itibariyle mümin olmak en üst düzey ve ileri konumdur. Burada Allah’a gönül verme, Hz. Peygamberin tebliğ ettiği din gerçeğini gönülden kabul etme ve bu tasdikinde samimi olma vardır. O içi ve dışıyla, madde ve manasıyla mümindir. İçini yanlış işlerden ve inançlardan arındırmıştır. İnsanlardan bir kesim ise inanmamayı seçmekte, tercihini bu yönde kullanmaktadır. Burada tümüyle bir dini reddetme, Hz. Peygamberi ve onun tebliğ ettiği hususların tümünü inkar vardır. Bu kimse müminin zıddı konumundadır. Müminin hasletlerinden ve meziyetlerinden mahrumdur. Asıl mahrumiyeti ise ahirette yaşayacaktır. Aklını şerde kullanmış ve batıl yollara düşmüştür. Mümin ise hakka tabi olmuş ve hakkın ayakta kalması ve hakim olması için çaba vermektedir. Burada birbirine zıt iki kimlik söz konusudur. Mümin her işiyle mümin şahsiyetine sahip olma mücadelesi verirken, inkarcının böyle bir kaygısı bulunmamaktadır.
İnsanlardan bir kısmı ise Müslüman kimliğini kazanmadığı halde kazanmış görünmektedir. Burada iki yüzlülük söz konusudur. Dıştan inanıyor göründüğü halde iç dünyasında İslam’la bir irtibatı bulunmamaktadır. Burada Müslüman olduğunu söyleme ve zahirdeki bazı dini faaliyetleri yürütme, Müslümanların içine girerek onlara zarar verme söz konusudur. Aslında bu kimse dışta göründüğü gibi gerçekten mümin değildir. Kalbinde saklı tuttuğu yönü inkardır. İç dünyasında inkar hakimdir. Fakat çeşitli mülahazalarla iman etmiş görünmesi icap etmiş ve bunu yapmıştır. Müminler ferasetli davranıp bunların oyunlarına düşmeme, tuzağına gelmeme çabası vermekle yükümlüdürler. Zira bunlar genelde gafil müminlerden istifade ederler gaflete düşmemek ise müminin temel yükümlülüğüdür. İman etmek bir sorumluluk almaktır. O ne yaptığının bilincindedir. Her şeyden önce müminler onun kardeşi konumundadırlar. Bu bilince sahip olması ve müminleri kardeş bilmesi gerekmektedir. Onlarla bağını bu çerçevede geliştirecektir.
Müminin en temel meselesi hasımlarıdır.
Onlar İslam’ın gelişi ve yeryüzünde Müslümanların var oluşundan rahatsızlık duymaktadırlar. İnkarcılar Müslüman’ın varlığından dolayı endişeye düşmekte ve bundan ömrü boyunca kurtulamamaktadır. Müslüman bunlarla da birlikte aynı atmosferi paylaşmaktadır. İnkarcı kesim Müslümanların iman ettiği değerleri inkar etmekte, bununla kalmayıp Kur’an, Peygamber vb. gibi en temel değerlere hakaret etme, yıpratma, en azından onların aleyhine faaliyet yürütmeyi kendisine vazife bilmektedir. Bu durum yeni değildir. Buna karşı insanlık tarihinde peygamberler ve onların karşılarına çıkan hasımlarının mücadelesi bilinmektedir. Burada iman ve inkarın sürekli mücadele vermesi söz konusudur. Mümin kendisini himaye etmek, imanının korumak, inkardan uzak olmak görevi taşıdığı gibi inkarcı kesimden dine gelecek zararlara karşı dini muhafaza etme yükümlülüğü taşımaktadır. Çünkü inkarcılar Müslümanların arasında yer alan münafıklardan da yararlanarak Müslümanlara karşı tehlike oluşturmaktadırlar.
Çoğu durumda Müslümanlar arasındaki zayıf imanlılar inkarcılara alet olabilmekte ve bilerek veya bilmeyerek dine ve mensuplarına zarar vermektedirler. Bu nedenle bu hayatta yapılacak işlerden belki de en önemliler arasında zayıf imanı o halinde bırakmamak, onu güçlendirmek, takviye etmek, güç kazanarak üst seviyeye ulaşmasını sağlamaktır. Zira dine çoğu zaman zararlar zayıf imanlıdan gelmekte ve bunlar kendilerine bir yarar sağlamadığı gibi din kurumu açısından da kötü örnek olmaktadırlar. Burada yapılması gereken iş zayıf imanlıya destek olup onun imanını güçlü hale getirmesini sağlamaktır. Varlığı yokluğu belli olmayan adeta belli belirsiz, güçsüz bir iman hayata amel olarak yansımamakta ve bu kimseler dinin savunmasında gerekli performansı gösterememektedirler. Onun imanının güçlü hale getirilmesi için izlenecek yöntem şudur. Bu kimsenin imanının neden zayıf olduğunun tespiti gerekmektedir. Çoğu kimse İslam tarihindeki bir vakaya takılmakta ve bazı Müslüman ve Müslüman görünümlü kimselerin tavrı yüzünden iç dünyasında sorunlar yaşamaktadır. Onun bu bilgi yetersizliğinden kurtarılması gerekmektedir.
Bazılarının iç dünyasında birtakım şek, şüphe ve tereddütler olabilmekte ve bunları dışa yansıtmak istememekte, bunların ifade edilmesi de kolay olmamaktadır. Onun takıldığı hususların özellikle kader inancı, ahiret ahvali, bazen melek, cin ve şeytan inancı gibi özellikle gayb aleminin ayrıntılı hususlarında şüphelerin giderilmesi gerekmektedir. Bunlar telafi edilemeyecek imkansız işler değildir. Çoğu din hakkında ve o meselelerde yeterince bilgiye sahip olmamaktan kaynaklanmaktadır. Kişinin o konularda bilgilendirilmesi meselelerin doğru izahının getirilmesi o kişinin iç dünyasında yaşadığı tereddütlerinden kurtulmasına neden olacaktır. Çoğu zaman İslam düşmanları Müslümanlardan kötü örnekleri bulup bunları ve yaptıkları işleri öne çıkarmaktadırlar. Burada kasıtlı olarak Müslümanları dinlerinden soğutmak ve onları muallakta bırakmak veya bir başka dine götürme planları bulunmaktadır. Müslüman feraset, basiret ve hikmetle hareket etmek durumundadır. İslam düşmanları tarihte yaşayıp bitmiş değildir. Her asırda Müslümanların imanına musallat olan kesimler bulunaktadır. Bunlar onun imanına hücum etmekte ve onu imansız hale getirmek için çaba vermektedirler. Mümin diğer değerlerini canına gelen hücumlara karşı savunmaya geçerek kendini koruduğu gibi onun kalbindeki imanına musallat olan hasımları tanımak yükümlülüğü taşımaktadır. Bunlara karşı iman himayede tutulacaktır.
Müslümanların imanını elinden alıp onu dinsiz konumuna düşürmek için uğraşanların izledikleri yöntemler vardır.
Dine bağlılığı zayıf kimselere musallat olmakta ve onların zihinlerine din düşmanlığı telkin etmektedirler. Din ile ilgili eleştiriler getirmekte, kişinin o hususlarda yeterli bilgiye sahip olmadığından hareketle imana musallat olmaktadırlar. Sürekli özellikle Hz. Peygamberi kötü tanıtma ve eleştirme girişimlerinin temelinde Müslümanlardaki peygamber inancını, ona karşı olan sevgiyi bitirmek ve onun yerine hasımlık aşılama girişimi vardır. İnkarcılar kendileri inkarcı olarak kalmamakta, Müslümanları da kendileri gibi dini reddeden kimseler konumuna getirmek için gayret göstermektedirler. Tüm bu nedenler göz önünde bulundurulduğunda kişinin Müslüman olduğunu söylemesi yeterli olmamaktadır. Nefis, heva, arzu ve istekler şeytanın kötü telkinleri yanında imana saldıran hasımların varlığı bilinmektedir. Bunca güçlü düşman karşısında zayıf bir imanın ayakta kalma şansı azalmaktadır. Tek çare onu güçlü hale getirmektir.
Dine hasım olanlar hasımlıklarını yapacaklardır. Bu gelişmeler karşısında Müslüman’ın pasif kalması ve yeterli bilgi ve bilinç donanımına sahip olmaması onun aleyhine olmaktadır. Mümin gayret göstermek suretiyle imanını muhafaza ettiği gibi onu ileri konuma taşıma kamil mümin olma düzeyine gelme imkanına da sahiptir. Kişi dine sevgiyle bağlanmak, Allah’a içten yönelmek, bu dine ve onun tüm değerlerine gönül vermekle büyük kazanım elde edecektir. Güçlü iman karşısında hasımlarıda etkili olamayacaklardır. Mümin imanını muhafaza etmede direnç gösterdiği gibi bu imanın başkalarıyla da paylaşılması için çaba verme yükümlülüğü taşımaktadır. Bu faaliyet ona büyük kazanım sağlayacaktır. İman ettim diyen kimse neye iman ettiğini bilmektedir. Bu iman onu aksiyon insanı haline getirecek ve imanın sonunda elde edilen kazanımlara başkalarının da ermesi için gayret içinde olacaktır.
Müminin düşüncesinin temeli şunlardır.
Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, kitap olarak Kur’an’dan ve Peygamber olarak Muhammed’den razıdır. Rabbim Allah, dinim İslam, kitabım Kur’an, peygamberim Muhammed (a.s) deme bilincini kazanmıştır. Kıblesi Kabe’dir. Müminler onun din tarafından belirlenmiş kardeşleridir. Yeryüzünün tamamı onun mescidi konumundadır. Temiz olan her yerde ibadetini yapar. İnsanların istisnasız olarak tamamı onun beşer/insan olma, aynı ana ve atanın evladı olarak beşerlikte kardeşidir.
YYÜ. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, VAN. E-mail: myyuceer@yahoo.com
Bu makale http://vanasyanur.net/default.asp tescilli olup, yazarın izni olmadan başka sitelerde yayınlanmasına müsade yoktur.